İstiklal Marşı Bize Ne Anlatmak İstiyor?
Felsefenin, insanlık tarihinin en derin ve en karmaşık sorularına yanıt aradığı bir alan olduğu söylenebilir. Etik, epistemoloji ve ontoloji gibi temel felsefi dallar, insanların varlık, bilgi ve doğru olanla ilgili düşüncelerini şekillendirir. Her bireyin kendi yaşamını anlamlandırmaya çalışırken karşılaştığı felsefi sorulara yönelmesi kaçınılmazdır. Peki, bir halkın kaderiyle, tarihsel hafızasıyla, bağımsızlık mücadelesiyle yazılmış bir marş, nasıl bir felsefi içeriğe sahip olabilir?
İstiklal Marşı, yalnızca bir milli marş olmanın ötesinde, insanın varoluşsal arayışını, toplumun özgürlük ve adalet anlayışını, etik ve epistemolojik ikilemleri yansıtan bir metin olarak okunabilir. Onun içinde hem tarihsel bir hikâye hem de zamansız bir felsefi sorgulama yer alır. Ancak bu sorgulama yalnızca bir halkın kahramanlık hikâyesini anlatmakla sınırlı değildir; aynı zamanda insanların özgürlük, adalet, onur ve bağımsızlık gibi kavramları nasıl algıladığını ve bu kavramlarla olan ilişkilerini nasıl sorguladığını anlamaya çalışır.
Etik Perspektif: İstiklal Mücadelesinin Ahlaki Temelleri
İstiklal Marşı’nın temelinde, bir milletin varoluş mücadelesi ve bu mücadelenin ahlaki temelleri bulunur. Etik felsefe, doğru ile yanlış, adalet ile haksızlık arasındaki çizgiyi sorgular. Marşta geçen “Korkma!” kelimesi, yalnızca bir korkusuzluk ifadesi değil, aynı zamanda insanın cesaretini, moral değerlerini ve varlıklarını savunma kararlılığını yansıtan bir etik duruşu simgeler.
Günümüz etik tartışmalarında, toplumların kendi bağımsızlıklarını korumak adına verdikleri mücadele, adaletin temellerini sorgulayan bir meseledir. Filozof Immanuel Kant’ın “ödev ahlakı” anlayışına göre, bireyler doğruyu yapmak için etik sorumluluklarını yerine getirmek zorundadırlar. İstiklal Marşı’ndaki “Kim bu cennet vatanın uğruna olmayıp kan dökünenlerdir” satırı, tıpkı Kant’ın ödev ahlakı gibi, bir milletin özgürlüğü için gösterilen fedakarlıkların, ahlaki olarak meşru bir savunma olduğunu belirtir. Toplumlar için varoluş mücadelesi, çoğu zaman bireylerin etik sorumluluklarını yerine getirmeleri ile mümkündür.
Bu noktada, etik bir soru şunu gündeme getirebilir: Bağımsızlık mücadelesi bir halkın ya da ulusun hakkı mıdır, yoksa bu hak, toplumun her bireyinin insani değerler çerçevesinde sadece bir sorumluluk mudur? Hangi durumlarda bir birey, kendi halkının özgürlüğünü savunmak için kendi hayatını riske atmalıdır?
Epistemolojik Perspektif: Bilgi ve Gerçeklik Arayışı
İstiklal Marşı, halkının özgürlüğünü kazandığı ve zulme karşı direndiği bir dönemi anlatan, ancak aynı zamanda bir toplumun kolektif bilincinin inşa edilmesine katkı sağlayan bir metindir. Epistemoloji, bilginin doğası, sınırları ve doğruluğu ile ilgilenirken, bu marş da bireylerin ve toplumların nasıl bilgi edinip gerçeği tanıyabileceğini sorgular.
Epistemolojik açıdan, İstiklal Marşı, bir halkın kendi kimliğini, tarihini ve kültürünü nasıl öğrendiğini, bir ulusun hafızasında bu bilgilerin nasıl şekillendiğini gösterir. Ziya Gökalp’in milliyetçilik anlayışına göre, bir milletin kültürü ve bilgisi, geçmiş deneyimlerden ve tarihsel olaylardan beslenir. İstiklal Marşı’nda yer alan “Toprağı sıksan, şüheda yurdun…!” dizeleri, halkın geçmişinden gelen bilgi ve deneyimlerin, bugün hala güçlü bir şekilde toplumsal hafızada var olduğunu gösterir. Burada, toplumsal bilgi, geçmişin ve tarihin bir yansıması olarak karşımıza çıkar.
Ancak epistemolojik bir tartışma, günümüzde bilgiye ulaşma yöntemlerinin farklılaşmasıyla birlikte yeni bir boyut kazanmıştır. Dijital çağda, bilgi çok daha hızlı yayılsa da, bilgiye ulaşmanın kalitesi ve doğruluğu konusunda büyük bir belirsizlik bulunmaktadır. Bu, günümüzde İstiklal Marşı’nın anlamını doğru bir şekilde değerlendirebilmek için bize önemli bir soru getirir: Toplumların tarihsel bilgiye dayalı özgürlük mücadelesi, günümüzün bilgi çağında ne kadar güvenilirdir? Bilgiye dayalı özgürlük arayışındaki eksiklikler, toplumların doğru ve güvenilir bilgiye ulaşmakta karşılaştıkları zorluklarla mı bağlantılıdır?
Ontolojik Perspektif: Varlık, Kimlik ve Bağımsızlık
Ontoloji, varlık ve varoluş üzerine düşünürken, insanın kimliği ve bağımsızlıkla kurduğu ilişkiler üzerine derinlemesine sorular sorar. İstiklal Marşı, bir milletin bağımsızlık mücadelesini ve bu mücadelenin ontolojik bir boyutunu açığa çıkarır. “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım” dizeleri, bireyin ve toplumun özgürlük ve kimlik inşası açısından güçlü bir ontolojik ifadeye işaret eder.
Heidegger’in varlık anlayışında, varlık, sadece insanın çevresiyle ve toplumuyla olan ilişkileriyle şekillenir. İstiklal Marşı da, özgürlük mücadelesinin insanın temel varlık hakkı olduğunu, ancak bu varlığın ancak kolektif bir bilinçle gerçek anlamda var olabileceğini gösterir. Yani bir milletin kimliği, onun geçmişinden ve mücadelesinden beslenir.
Öte yandan, Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluğu, insanın kendi kimliğini yaratma sürecinin, özgürlükle ve kendi seçimleriyle şekillendiğini savunur. Bu felsefi yaklaşımda, insanın “özgürlük”ü yalnızca dışsal koşullardan bağımsız olmasından değil, aynı zamanda kendi yaşamının anlamını yaratabilmesinden gelir. İstiklal Marşı’nda bu “özgürlük” anlatımı, toplumsal ve bireysel bir kimlik oluşturmanın temelini atar.
Sonuç: Bugünün Soruları ve İstiklal Marşı’nın Geleceği
İstiklal Marşı, yalnızca bir milli marş olarak değil, aynı zamanda insanın etik, epistemolojik ve ontolojik boyutlarda varoluşunu sorgulayan bir metin olarak kalır. Toplumlar, tıpkı bireyler gibi, kimliklerini yalnızca özgürlük mücadelesi ile değil, aynı zamanda bu mücadelenin arkasındaki felsefi değerlerle de şekillendirirler. İstiklal Marşı, hem geçmişin hem de geleceğin insanını bir araya getiren bir metin olarak, bize derin sorular bırakır.
Bugün, içinde bulunduğumuz dünyada, özgürlük ve bağımsızlık gibi kavramlar nasıl şekilleniyor? Toplumlar, geçmişte kazandıkları özgürlüklerini ne ölçüde koruyabiliyorlar? Bu değerleri korumanın felsefi temelleri hala geçerli mi, yoksa yeni etik, epistemolojik ve ontolojik sorgulamalar gerekiyor mu?
İstiklal Marşı’na bakarken, sadece bir halkın mücadelesini değil, insanın varoluşsal hakları ve özgürlükleri üzerine düşünen bir toplumun sorularını da görmek gerekmektedir.